Sabaha Karşı Bolu Dağı: Sis, Sessizlik ve Bir Bardak Çay
> Bazı sabahlar saatlerden değil, kokulardan başlar.
Saat altıyı yeni geçmiş. Dışarıda hâlâ griye yakın bir mavi var, ama dağın arkasından çekingen bir ışık çıkmaya başladı. Pencereden bakıyorum, sis öyle yoğun ki ağaçların üst dalları sanki havada askıda. Aşağıda, kerpiç bacalı bir evin ocağından duman tütüyor. Birisi çoktan uyanmış, sobayı yakmış.
Bolu Dağı sabahları böyle başlar. Şehirde uyandığınız bir sabahla en küçük bir akrabalık ilişkisi yoktur. Burada saatler farklı işler. Burada uyanmak, bir yerde olmak, bir kokuyu fark etmek, bir sesi duymakla ilgilidir.
§ Sis Bir Perdedir
Şehirde sis bir engeldir; trafiği yavaşlatır, planları bozar. Burada sis bir perdedir — arkasında bir oyun başlamak üzeredir. Yavaşça çekilir, çamların gövdelerini gösterir, sonra yine kapanır. Hiçbir şey aceleyle olmaz.
Yola çıkmadan önce mutfakta kaynayan tencerenin sesini duyuyorum. Kuymak. Tereyağı kıpırdarken çıkardığı o tıkırtı, mısır unu eklendiğinde değişen koku, kaşar telinin çekildiği an — hepsi bir koreografi. Kimse buna tarif demez. Burada bu, yapılışı bilinen, yapılışı tartışılmayan şey.
§ Bardağı İki Elimle Tutuyorum
Demlenmiş çay geliyor. İnce belli bardak. Avucumun içine koyduğum anda, gecenin dağdan çekilmemiş soğuğu biraz daha azalıyor. İlk yudumu üflemeden alamıyorum. İkincisinde dilim yanıyor, ama umurumda değil — bu yanma, sabahın resmi başlangıcı.
Masada iki çeşit ekmek var: biri sacdan yeni kalkmış, diğeri dünden kalan ama bugün üstüne tereyağ sürüldüğünde çok daha iyi olan ev ekmeği. Bal kavanozu, kaymak tabağı, beyaz peynir, üç çeşit reçel. Bir de bir tabak içinde haşlanmış iki yumurta — sarısı turuncu, beyazı diri.
Burada hiçbir şeyin etiketi yok. Hangi köyden geldiğini, kim yaptığını, ne kadar olduğunu sormaya gerek yok. Anlatmaya gerek görmeden anlatılmış her şey.
§ Konuşmasak da Olur
Bir saat geçmiş, hâlâ masadayız. Konuşmuyoruz. Bu bir gerilim değil — tam tersi, bir rahatlık. Şehirde sessizlik bir boşluk gibidir, doldurulmak ister. Burada sessizlik tek başına bir şeydir; doluluğun kendisi.
Pencereden dışarı bakıyorum. Sis biraz daha çekildi. Karşıdaki tepe artık görünür. Bir köpek havlıyor uzaklarda. Ocak hâlâ yanıyor. Çayım soğumadan bitiyor.
İşte bu. Bolu Dağı sabahı, bu kadar.
§ Geri Dönüş
Yola çıkıyoruz. Aşağıya inerken sis aralanıyor, güneş aniden yüzümüze vuruyor. Şehrin sesleri tekrar başlıyor. Saat dokuz olmuş. Şehirde herkes daha yeni uyanıyor, ama biz çoktan bir günü yaşadık sayılır.
Eve döndüğümde, üstümdeki ceketten hâlâ duman ve tereyağ kokusu geliyor. Bunu hiçbir parfüm taklit edemez. Bunu sadece — sadece — sabah saat altıda dağda olmak verir.
Bir sonraki sabah için ufak bir not: Eğer Bolu Dağı'nda bir kahvaltıya çıkmaya niyetliysen, geç kalkmamayı dene. Saat altı buçukla yedi buçuk arası, dağın en güzel yarım saatidir. Sonrası da güzel tabii — ama o yarım saat, başka bir şey.
Etiketler
Sofra Notu
Bolu Dağı'nda sabah sofrası arıyorsan, İbrahim'in Yeri Bakacak mevkiinde 1989'dan beri açık. Klasiklerden.