Gölcük'te Dere Kenarı Bir Kahvaltı: Suyun Sesiyle Açılan Sabah
> Bazı sabahları kahvaltı değil, su açar.
Gölcük'e vardığımda saat henüz sekizi bulmamıştı. Bolu merkezinden on üç kilometre, ama o kısa yol bile mevsimi değiştirmiş gibiydi; aşağıda ılık olan hava, bin iki yüz metreyi aşan bu yükseltide serinliğe dönmüştü. Arabadan iner inmez ilk fark ettiğim ses değil, kokuydu: köknar. Parkı çepeçevre saran köknar ormanı, sabahın nemiyle birlikte ağır, reçineli bir koku bırakıyordu havada.
Suya Yakın Bir Masa
Göl, sandığımdan küçüktü. Çevresi bir buçuk kilometre kadar; insan yarım saatte tamamını dolaşabilir. Ama küçük olması onu daha sakin yapmıyor, daha toplu yapıyor. Her şey gözünüzün önünde duruyor: karşı kıyıdaki ağaçlar, ahşap iskeleler, suyun üstünde henüz dağılmamış sis.
Kahvaltı için suya en yakın masayı seçtim. Bunu söylerken bir mekân tavsiyesi yapmıyorum; sadece o sabah, o masada oturduğumu anlatıyorum. Masa ahşaptı ve gecenin neminden hâlâ soğuktu. Elimi koyduğumda hissettim. Garson çayı getirene kadar geçen birkaç dakika boyunca sadece suya baktım.
İskelelerden birinde iki balıkçı vardı. Hareketsizdiler. Bolu'nun bu set gölü, çevresindeki ahşap iskelelerle balık tutmak için bilinen bir yer; ama o saatte balık tutmaktan çok, oturmak için gelmiş gibi duruyorlardı. Anlıyorum onları.
Kahvaltı Gelene Kadar
Serpme geldiğinde tabaklar masanın yarısını kapladı. Burada listelemeyeceğim hepsini; çünkü o sabahın asıl meselesi tabaklar değildi. Asıl mesele, kahvaltının ne kadar yavaş ilerlediğiydi.
Şehirde kahvaltı bir iş gibidir. Yersiniz, kalkarsınız. Burada öyle olmadı. İki lokma arasında durup göle bakıyordum, sonra bir lokma daha. Çay bardağı boşaldığında doldurulmasını beklerken yine suya dönüyordu gözüm. Sanırım dere kenarındaki ya da göl kıyısındaki bir kahvaltının en somut farkı bu: yemek, manzaranın arasına serpiştirilen bir şeye dönüşüyor.
> Suyun yanında insan acelesini unutuyor; çünkü su acele etmiyor.
Köknar ormanının içinden geçen serin hava ara ara masaya kadar geliyordu. Peynirin üstünde bir an için ürperdim, sonra alıştım. Sıcak çay ile serin hava arasındaki bu gidiş geliş, kahvaltının kendi ritmini kurdu.
Göl, Sis ve Ördekler
Saat dokuza doğru sis dağılmaya başladı. O ana kadar göl yüzeyi buğuluydu; karşı kıyı belirsizdi. Sis çekildikçe ağaçlar tek tek ortaya çıktı, sanki biri perdeyi yavaşça kaldırıyordu. Erken gelmenin karşılığı buydu. Birkaç saat sonra gelseydim bu geçişi göremezdim.
Suyun kenarında birkaç ördek vardı. Kıyı boyunca usul usul yüzüyor, ara sıra başlarını suya daldırıyorlardı. Onları izlemek, kahvaltının arasındaki en uzun molam oldu. Bir ara bir balıkçının oltası kımıldadı, ama balık değildi galiba; su yine durağanlaştı.
Çevredeki bungalovlardan birinin bacasından ince bir duman çıkıyordu. Demek orada da birileri sabaha yeni başlıyordu. Gölcük bu; aynı anda hem çok sakin hem de küçük hareketlerle dolu.
Yürüyüş Parkuru Çağırıyor
Kahvaltı biterken gölü çevreleyen yürüyüş parkurunu fark ettim. Düz, kolay bir yol; göl çevresini takip ediyor. Tok bir mideyle, köknar kokusunun içinde o yolda yürümek için fazla bir neden aramaya gerek yok. Ben de kalktım, çayın son yudumunu ayakta içtim.
Geriye Kalan
Gölcük'ten ayrılırken aklımda kalan şey bir tabak değildi. Suyun üstündeki sisin nasıl dağıldığıydı, ahşap masanın sabah soğuğuydu, ördeklerin sessiz turuydu. Kahvaltı, bütün bunların arasında geçti ve sanırım en doğrusu da buydu.
Dağda erken kalkmanın neye benzediğini daha önce sabaha karşı Bolu Dağı notunda anlatmıştım. Gölcük, o erken saatlere bir de su ekliyor. Bir başınıza gittiğinizde bu daha da belirginleşiyor; tek başına Bolu Dağı kahvaltısı üzerine yazdıklarım burada da geçerli — yalnız oturmak, manzarayla baş başa kalmak demek.
Gölcük'e gidecekseniz tek önerim şu: erken gidin. Kahvaltıyı suyun sesiyle açın, sis dağılana kadar acele etmeyin.
> Bazı sabahlar tabağı değil, suyu hatırlatır insana. Gölcük öyle bir sabahtı.
Sofra Notu
Bolu Dağı'nda sabah sofrası arıyorsan, İbrahim'in Yeri Bakacak mevkiinde 1989'dan beri açık. Klasiklerden.